TÖRE

Erol Gergin

Emel koşa koşa apartmanın merdivenlerini tırmanarak evlerinin kapısının önünde durdu, aceleyle karıştırdığı çantasından çıkardığı anahtarla evin kapısını açtı. Kitaplarını adeta fırlatırcasına antrenin ortasına bıraktı, mutfak kapısında kendisinin bu telaşlı hâlini izleyen annesine hiç aldırmadan doğruca anneannesinin odasına daldı.

Oturduğu divandan sokağı seyretmekte olan anneannesinin yanına hızla giderek onu kucakladı ve, “Anneanne! Bil bakalım bugün ne oldu?” dedi.

Şirin, tatlı, zaman zamanda muzip olan torununun bu hâlini hiç görmemiş olan anneanne, daha ilk bakışta olup biteni anlamıştı ama konuyu ondan dinlemeyi tercih ettiğinden anlamamış gibi yaparak sordu. “Söyle bakalım ne oldu?”

O anda içeri giren anneye, her ikisi de adeta,“Sen şimdi niye geldin ki,” dercesine öyle bir baktılar ki, kadıncağız geldiğine pişman bir vaziyette odayı hemen terk ederek anneanneyle torununu baş başa bıraktı.

Anneanne, dizinin dibine oturmuş ve mutluluktan gözleri parlayan torununun başını okşarken tekrar sordu, “Hadi anlat bakalım ne oldu?”Torun duraksamadan, “Evlenme teklifi aldım anneanne!” dedi. Bu defa utandı, kızarmış yüzünü anneannenin kucağına gömdü. Anneannenin tahmini tutmuştu. Biraz tedirgin bir hâlde, “Söyle bakalım kimmiş bu şanslı delikanlı, acaba tanır mıyım?” dedi.

Emel “Evet” der demez sevinci daha da artan anneanne, “Öyleyse hemşerimiz?” diye sordu. Emel tekrar, “Evet,” dedi. Anneanne ayağa kalkarak torunun kucaklayıp, “İşte şimdi rahatladım, artık kimlerden olduğunu, nereli olduğunu rahatlıkla sorabilirim,” dedi.

Emel sevinçle, “Çerkes, İron,” dedi. Anneannenin sevinci zirvedeydi. Aynı dil, aynı kültür… Ayrıca o aileyi de çok iyi tanıyordu, daha ne olsundu. Büyük bir mutlulukla torununu bir daha kucakladı.

Emel bir süre Burhan’dan bahsetti. Onu nasıl tanıdığını ve nasıl evlenme teklifi aldığını, işini gücünü anlattı. Aynı okuldan mezun olduğunu, kendisi de okulunu bitirince evlenmeyi düşündüklerini söyledi. Bunların hiçbirini annesinin yanındayken anlatamayacaktı. O nedenle çabucak bitirdi hikâyesini, annesi tekrar odaya girmeden. Sonrada ayağa kalktı kendi odasına gitmek için.

Tam odadan çıkıyordu ki vazgeçerek tekrar anneannesinin yanına oturdu. Ve ona iyice sokularak, “Anneanne, sen niye kaçarak evlendin, dedemi çok mu sevmiştin?” dedi.O anda sanki dünya durmuş, dipsiz bir uçuruma yuvarlanmıştı anneanne. O ana kadar konuşulanların hepsi silinip gitmişti hafızasından. Bir süre öylece kaldı. Donmuş bakışlarla pencereden dışarıyı seyrediyordu. Onun bu hâlini gören Emel, yaptığından dolayı bin bir pişmanlık duyarak, “Anneanne affet beni, düşüncesizlik ettim,” dedi.

O gün yaşadığı yoğun duyguların etkisi, biraz da anneannesinin o mutlu hâlinden aldığı cesaretle tüm mantığını bir tarafa bırakarak anneannenin yanında ailede tabu olan,hiç kimsenin bahsini asla açmadığı konuyu pat diye açmıştı. Şimdi büyük bir pişmanlık duyuyordu ve on dakika önceki mutlu hâlleri de yok olup gitmişti.

 “Allah kahretsin!” dedi içinden; nereden aklına gelmişti bu konu, şimdi ne olacaktı?

Kısa bir süre anneannesiyle öylece kaldılar hiçbir şey söylemeden. Sonra anneanne hafifçe kımıldadı ve bir hıçkırık kopararak ağlamaya başladı. Kısa bir süre sonra sustu, iyice sakinleşmişti. Gözlerini torununa çevirerek, “Kızım merak ediyordun biliyorum, sende herkes gibi. Bugüne kadar benden kimsenin duymadığı ve duyamayacağı hikâyemi bu mutlu günün hatırına sana anlatacağım, kalk da kapıyı kilitle, başka kimse girmesin odaya,” dedi ve anlatmaya başladı.

“Rus–Çerkes savaşlarının en yoğun yaşandığı yıllardı; ortalık kan, ateş, barut kokuyordu. Ruslar, Çerkesleri her taraftan sıkıştırıyor, ölümle teslimiyet arasında bir tercihe zorluyorlardı. İkisi de birbirinden kötüydü, o nedenle durmadan vuruşuyorlar ölüyorlardı.Bir günü, bir ayı, bir yılı kurtarmaktı amaçları; ilerisini ne görüyorlar ne de hesaplayabiliyorlardı. Ama bir taraftan da normal hayatlarını yaşamaya çalışıyorlardı. Bizim ailemiz Abatlar, Şapsığ denilen Çerkes boyunun en önde gelen ailelerindendi. Şapsığlar arasında bir iç savaş çıkmış, bu savaştan büyük bir zarar görmüşlerdi. Ardından Rus–Çerkes savaşı başlamış,ondan dolayı da çok daha büyük acılar yaşanmıştı. Ancak hayat da bir biçimde devam ediyordu. Bu arada Abatlardan bir ailenin (bizim aile) bir erkek çocuğu dünyaya gelmiş, aile büyük bir sevinçle karşılamıştı olayı. Zira savaş her geçen gün erkek nüfusumuzu azaltmış,Abat sülalesi yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. O nedenle bu doğum herkesi çok mutlu etmişti.

“Kafkasya’da pur-atalık denen bir adet vardı o zamanlar. Erkek çocuklar 3-4 yaşına girdiğinde bir başka aile tarafından alınarak ergen yaşlara kadar o aile tarafından büyütülür, eğitiminden sağlığına kadar her şeyiyle o aile ilgilenirdi. Daha sonra çocuk büyük bir törenle asıl aileye getirilip teslim edilirdi. O andan itibaren de o aileler arasında kardeşlik hukukundan da öte bir yakınlık tesis edilmiş olur ve bu yakınlık yıllar, bazen yüzyıllar boyu devam ederdi.

“Abatların bir erkek çocuğunun doğduğunu haber alan, yine Şapsığların ileri gelen ailelerinden Kobliler bizim aileye gelerek “hayırlı uğurlu olsun” dedikten sonra çocuğa atalık olmak istediklerini söylemişlerdi. Abatlarda çok yakinen tanıdıkları Koblilere çocuklarını teslim etmişlerdi, gözleri arkada kalmadan.

“Bu arada savaş bütün şiddetiyle sürmekte, Ruslar Kafkasya’da tam bir vahşet sergilemekteydi. Ajanları vasıtasıyla da olup biten her şeyden haberdardılar, Abatların bir erkek çocuğu olduğu ve onun da Koblilere atalık olarak verildiği dâhil. Son birkaç yılda kendilerine muhalif ve etkili olan tüm ileri gelen aileleri adeta soykırıma uğratan Ruslar, Abatlarında kökünü kurutmak istiyorlardı. Ve bu çocuğun da ileride başlarına bela olmaması için şimdiden onu yok etmek istiyorlardı. Bu nedenle Koblilerin köyüne bir baskın düzenlemişler. Durumun farkında olan atalık anne, o güne kadar hiçbir annenin yaptığına kimsenin şahit olmadığı bir iş yapmış, bu ölümüne bir fedakârlıktı. Abatların soy damgasını çocuğun boynundan çıkarıp kendi çocuğunkiyle değiştirmiş. Biliyordu ki bu çocuk Abat sülalesinin sonuncusudur ve emanettir, o yok olursa büyük bir aile yok olacaktır. Durumu fark edemeyen Ruslar boynunda Abatların damgası olan Koblilerin çocuğunu götürüp hemen köyün çıkışında öldürmüşler.Abat çocuğu da böylece kurtulmuş.

“14-15 yaşlarına gelinceye kadar, bir bakıma kendi çocuklarının yerine koydukları Abat çocuğuna gözleri gibi bakmış Kobli ailesi. Sonra atalık baba onu alarak kendi köyüne götürmüş, durumu olduğu gibi anlatmış, sonra da,“Bu köy senin köyün, bu arazilerin hepsi de senin. Bundan sonra onlara sahip çıkacaksın, soyunu sen sürdüreceksin,” deyip, çocuğu köyüne bırakıp ayrılmış.

“O güne kadar süren savaşlar nedeniyle Abatlardan kimse kalmamıştı. Köye yerleşen çocuk büyümüştü, bir süre sonra da evlendi ve üç erkek çocuk sahibi oldu. Kendisi savaşlarda yitip gederken doğan üç çocuğu ve karısı kaybedilen savaşın sonunda sürgün yollarına çıktılar Osmanlıya doğru. Anne yolda öldü, üç çocuk da Anadolu’nun üç ayrı köşesine savruldu. Birisi Manisa civarında kök saldı, evlendiği kızın soyadını alarak Karaosmanoğlu oldu. Bir diğeri Samsun taraflarında kaldı ama ondan bir daha haber alınamadı. Üçüncüsü Biga’ya yerleşti.

“Biga’ya yerleşen Abat’ın adı Talostan idi, yani benim babam. Mutlu bir ailemiz vardı. Çok güzel bir çocukluk geçirdim. Aynı şekilde çok güzel gençlik yılları yaşıyordum. Bu arada büyüklerimiz, sanki anlaşmışçasına, geçmiş günlerden hiç bahsetmiyorlardı. Doğrusu biz kardeşlerde merak etmiyorduk. Dünya bizim için tozpembe idi. Ta ki genç bir adamla tanışıp yakınlaşıncaya kadar. O genç adam Koblilerin oğlu,yani senin deden İsa idi. Onunla olan durumumu haber alan ailem dâhil bütün sülale ayağa kalktı. “Böyle bir şey nasıl olur? Onlar bizim atalığımız, kardeş mesabesindesiniz. Bu şimdiye kadar görülmemiş bir şey, törelerin alt üst olmasıdır,” dediler. Biz ise tüm bunlardan habersiz iken evlenme hayalleri kurar duruma gelmiştik, geriye dönemezdik. Ve her şeyi göze alıp kaçarak evlendik,” dedi. Tekrar ağlamaya başlasa da bir süre sonra sakinleşerek anlatmaya devam etti. “Hayatım köreldi ondan sonra. Babam, annem, hatta kız kardeşlerim dâhil sülaleden kimse beni bir daha görmek istemedi. Beş çocuk büyüttüm o şartlarda ama bir gün olsun yüzüm gülmedi. İki yüzyıl önceki bir yaşanmışlığın, terk edilmiş bir törenin kurbanı olmuştum. Ne yapabilirdim ki! Bu da benim kaderimdi,” dedi ve sustu. Sonra elinden hiç düşürmediği oyalı ipek mendiliyle torununun gözyaşlarını sildi ve, “Tüm bunlara boş ver sen, o delikanlıyla mutlu olmaya bak,” dedi.