KAFKAS ÇERKES’İ…

Murat Elbeg

Bir varmış, birkaç tane yokmuş.

Vaktiyle bir köyde, kendine ev yaptırmak isteyen ama bu işten hiç anlamayan bir insan yaşarmış. Bir adam yaşarmış diyerek hikâyede eril bir dil kullanmak istemedim. Ancak burada hikâyedeki karakterlere bir cinsiyet atfetmem lazım. Bu nedenle yeniden hikâyenin başına dönerek “insan”ı “adam” yapıyorum. Kadın yapacak hâlim yok herhalde. Kadından ev yapan olmaz. Kadın yalnızca evin içini yapar, nokta.

Köyde, ev yapım işinden anlayan pek kimse de yokmuş. İşten anlayanlar çok uzaktaki kasabada yaşıyorlarmış. Kasabaya gidip ev yapım işinden anlayan birilerini getirmekle zaman kaybetmeyelim diyerek köydeki birkaç kişi bu iş için gönüllü olmuşlar. Ve başlamışlar ev yapmaya.

Evi yapılacak olan adam bu işe çok memnun olmuş. Sonuçta hiç zaman kaybetmeden ve fazla masraf yapmadan bir ev sahibi olacakmış.

Gönüllüler ilk olarak inşaat için ağaç toplamaya karar vermişler. Ancak içlerinden biri bu fikre karşı çıkmış. İlk önce taş toplanması gerektiğini söylemiş. Diğer gönüllüler, daha önce kendileri düşünemedikleri için bu fikri doğru bulmamışlar. Tabi bunu taş toplama fikrini ortaya atan arkadaşlarına söylememişler. Sadece fikrini beğenmedik demişler. Bunun üzerine taş toplanması gerektiğini söyleyen arkadaşları onlara küsmüş ve gruptan ayrılmış. Köydeki başka birkaç kişi ile bir araya gelerek ev yaptırmak isteyen adamın bahçesinin alt tarafına başka bir ev yapmaya karar vermişler.Ev yaptırmak isteyen adam iki tane evi olacağı için çok sevinmiş.

İkinci grup hemen taş toplamaya başlamış. Birlikte uyum içerisinde çalışıyorlarmış. İlk grup ise ağaçları toplamış ve hatta temeli kazmaya bile başlamış.

Her iki grup işlerini yaparlarken köyden birkaç kişi de onları seyrediyormuş. Bakmışlar ki bu işler çok kolay, kendileri de ev yapım işinden anladıklarını, bu işi ustalıkla yapabileceklerini söylemişler. Temel kazan ilk grubun yanına giderek, temeli yanlış kazdıklarını söylemişler. Ama nasıl doğru kazılacağını söylememişler. O köyde zaten böyle bir âdet varmış. Herkes sadece gördüğü yanlışı söyler, işin doğrusunu söylemezmiş. Nartlardan beri bu hep böyleymiş.

İlk grup çok hızlı çalışıyormuş. Ev temelden yükseldikçe sanki biraz eğri durmaya başlamış. Ama kimse bunu fark etmemiş. Bu arada inşaat alanından geçen birkaç köylü de ev yapım işine karışmış. İlk grup oldukça kalabalık olmaya başlamış. Bu nedenle iş bölümü yapmaya karar vermişler. Herkes en iyi ‘bilmediği’ işe göre gruplara ayrılmış.

İkinci gruptakiler ise kendi aralarındaki tartışmayı bir türlü bitirememişler. İçlerinden biri atalarının ev yaparken taşları kare olarak kullandığını, şimdi de böyle yapmaları gerektiğini söyleyip duruyormuş. Gençler buna itiraz ediyormuş. “Taşı yine kullanalım ama biraz şekil verelim, daha güzel durur,” diyorlarmış. Ama yaşlılar buna karşı çıkıyorlarmış.

Böylece ev yapma işi uzadıkça uzamış. Bu işe en çok da ev yaptıran adam bozulmuş. Keşke kasabadan bir usta getirseydim demiş. Tesadüf bu ya, tam da o sırada eşeğiyle oradan bir usta geçiyormuş. Ev yaptırmak isteyen adamın yanına yaklaşmış ve neler olduğunu sormuş. Adam da tüm olup biteni ustaya anlatmış. “Canım, üzüldüğün şeye bak. Ben şimdi sana yardım eder, tüm işleri yoluna koyarım,” demiş usta.

Ev yaptıran adam usta ile birlikte önce ikinci grubun yanına gitmiş. Usta herşeyi en ince detayına kadar ölçüp biçmiş. İşin nasıl yapılması gerektiğini tek tek gruptakilere anlatmış. Ancak gruptakiler ustanın sözlerine karşı çıkmışlar. Çünkü ev yapım işine şimdiye kadar emek verdikleri için onlarda birer ustaymış! Gerçek usta bu işe şaşmış kalmış. Oradan hemen ayrılıp birinci grubun yanına gitmiş.

Bakmış ki ev eğri duruyor. Derhal bunu oradakilere bildirmiş. Böyle devam ederlerse evin çok geçmeden yıkılacağını söylemiş. Oradakiler gerçek ustaya öyle bir gülmüşler ki anlatamam. Yani anlatırım da konuyu uzatmış olurum. Usta bu duruma çok içerlemiş. Hüngür hüngür ağlamış. Ve bir daha o köye uğramamak üzere oradan ayrılmış.

Köylüye gelince. Ev inşaatı sayesinde hepsi birer usta olmuşlar. Çok para kazanmak için soluğu kasabada almışlar. Ancak kasabadaki ustaların yanında çırak dahi olamamışlar.

***

Sizce kitaplar neye yarar? Onlarca kâğıt, tonlarca mürekkeple buluşunca ne olur?Tabi ki kedi oğlan doğurur, balık ağaca çıkar, samanlık seyran olur, atlar uçar, kuşlar yüzer, söylediklerinizi sağır sultan bile duyar.

Gidemediğin tüm yerlere gidebilirsin, yapamadığın her şeyi yapabilir, yazamadığın her satırı sayfaların arasında bulabilirsin. Olamayacağın herkes olabilirsin mesela. Göremediğin herkesi oturduğun yerden görebilir, binlerce insanla tanışabilirsin. Yukarıdaki hikâyede yer alan karakterlerden biri, ev yaptırmak isteyen veya ev yapan biri olabilirsin. Yada oradaki ağaç, hatta taş bile olabilirsin. Ya da gerçek bir usta.

Son birkaç yıldır işim gereği çok sayıda kitap fuarına katıldım. Çok fazla sayıda ve karakterde insanla tanıştım. Yazsam roman olur diyebileceğim hikâyeler biriktirdim. Roman olmasa da Mızağe’ye yazı olur dediler ve beni bu satırları yazmaya zorladılar. Aslında çok fazla da zorlamadılar. Sadece bir kere teklif ettiler. İleride belki ünlü olabilirim diye bu teklifi hemen kabul ettim.

Toplum olarak her şeyi, her şekilde bilen bireylere sahibiz. Her işten anlayan çok sayıda insanımız var. Özellikle Kafkasya, Kafkasya tarihi ve Kafkas halklarının kültürü konularında uzmanlarla tartışabilecek kapasitede birikimi olan insanlarız. Kitap fuarlarında da bu konuda çok sayıda doğal profesör hemşerimiz ziyaret etti bizi.

Standımıza gelen insan profilleri, çok az bir farkla genellikle şu tiplerden oluşmakta. Gerçi bunlardan çok daha fazlası var ama onlarda başka bir yazının konusu olsun.

BU KİTAPLARIN HEPSİ VAR BİZDE

Bölge ve fuar ayrımı olmadan her yerde olan insan tipi. Aralarında ilk defa stantta yer alan kitaplar olsa dahi tüm kitapların elinde olduğunu gözümün içine baka baka iddia eden kişiler bunlar. Bu, “Kardeşim boşa uğraşma benim bu taraklarda bezim yok, buradan kitap almayacağım,” demenin en babayiğit hâli. Kitaptan korkan insan tipi. Korkularının üzerine gitmenin en pratik yolu aslında bu. Bilmiyorsan hükmet! Mütevazı olma.

Bu kişilerle kısa ve öz diyalogumuz oluyor.

“Aa, bizimkilerde burada. Çok sevindim fuarda olduğunuza.”

“Buyurun, hoş geldiniz! İlgilendiğiniz bir konu varsa yardımcı olabilirim.”

“Yok, teşekkür ederim. Bu kitapların hepsi var bizde. Size kolay gelsin. İyi günler.”

AŞKIM BAK, SİZİNKİLER

Genellikle erkeğin, kız arkadaşına söylediği bir cümle bu. Fuarlarda sık sık duyuyorum. El ele tutuşup fuarda gezen iki çift düşünün, kız Çerkes, erkek değil. Erkek uzaktan bizim standı fark ediyor. Kız o an başka bir tarafa bakıyor. Tabii sesleri duyuluyor. Sesler duyulmasa bile hareketleri kendilerini ele vermeye yetiyor. Eğer kız ben onları fark etmeden bizi fark ederse hemen erkeği kolundan çekip oradan uzaklaştırıyor. Çünkü onun için öylesi bir ortamda bir Çerkes’in, hele hele Çerkeslere ait bir kurumun müthiş bir ağırlığı, baskısı var. Azılı bir suçlu gibi kaçıyor oradan. Oysa yaptığı tek şey sevmek. Bunun neresi suç? Kaçmasalar söyleyeceğim. Fonda birden Müslüm Gürses’in sesi beliriyor. Aşka dair şarkı söylüyor. Ben arkalarından bakakalıyorum.

Bazen bu durumun tam tersi de oluyor. Erkek Çerkes, kız değil. O zaman erkek, standın yanından dahi geçemiyor. Çünkü genellikle erkek kıza kendi kültürünü anlatmış oluyor. Kız bunun üzerine merak edip birazda okuyor. Bakıyor ki Çerkes gelini olmak çok zor. Âdeta köle gibisin. Hâliyle çareyi erkeği kendi toplumundan uzaklaştırmakta buluyor. Kadının tartışmasız gücü.

Birgün stantda bir hanım gelmişti. Uzun süre baktı kitaplara. Çerkes olup olmadığını sordum. “Değilim ama eşim Çerkes,” dedi. “Çocuklarım için çok kitap almak istiyorum ama eşimin ailesi çok katı, çocuklarım kendi kültürlerini bilsinler ama onlar gibi de katı olmasınlar istiyorum,” dedi ve kitap almadan stanttan uzaklaştı. Sizce bu kadınının suçu var mı?

BENİM DE BABAM ÇERKES

Çok değil, bundan altı yedi yıl kadar önce de birkaç fuara katılmıştım. O zaman standa gelenler dedelerinin Çerkes olduğunu söylüyorlardı. Üstelik bunu söyleyenlerin çoğunun hem anne hem de babası Çerkes’ti. Şimdi ise standa gelenlerin büyük bir çoğunluğu babalarının Çerkes olduğunu söylüyor. “Benim de babam Çerkes. O biraz ilgili bu konulara. Hatta gelmişken ona bir kitap alayım, çok sevinir,” diyen çok sayıda kişiye rastlıyorum. Çocukları ile bağını koparmış bir baba figürü geliyor gözlerimin önüne. Ayrı sofrada yemek yiyen baba figürü yerini ayrı bir odada kitap okuyan baba figürüne bırakmış. Ne acı. Senin gerçekten baban Çerkes, güzel yüzlü çocuk. Sen insan ol yeter.

BEN BU KİTAPLARIN HEPSİNİ OKUDUM

Sayıları az olmakla birlikte, genellikle her fuarda karşıma çıkan kişiler. Senaryo aynıdır hep. Kitaplar elinde yoktur ama hepsini okumuştur. “Birçoğunu okudum” da demezler. İlla ki hepsini okumuş olacaklar. “Yağmıyorsanda gürleyeceksin” felsefesi. Gerçek bir Çerkes’e yakışan hareketler.

DERS VERİCİLER, ATEŞLİ SAVUNUCULAR

Onlarca sorun ve yüzlerce çözüm. Neyi, ne kadar bildiklerini bir şekilde göstermeleri gerekli. Gelmişken biraz soluklanayım diye yanıma oturan insanlar. Genellikle erkek hepsi. Kadınlar daha masum sanki.

Ve başlar sohbet. Tarihsel süreç, ekonomi, savaş, sürgün, asimilasyon. Tüm konular bir çırpıda yatırılır masaya. Eğitimden bahsedilir, kitap okumanın azlığından…

O sırada eğer standa Çerkesler ile ilgili bir bilgi almak için gelen varsa vay hâlimize. Ziyaretime gelenin hemen öne atılıp bilim dallarının tüm alanlarında söylenmesi gerekli! Ne varsa hepsini söyler. Konuşma bazen o kadar ileri gider ki vakıftan ve vakfın faaliyetlerinden bile bilgi verir. Ben yokmuşum gibi. Biz hiç olmamışız gibi.

Sonra yine toplumsal sorunlara gelir konu. Bir olamamaktan, faydalı olamamaktan, herkesin herşeyi bilmesinden bahsedilir. “Şuradan gelip katkı olsun diye bir kitap dahi almaz bizim insanımız,” der. Sonra kalkar gider abimiz. Abi, şey, kem küm. Bari bi’kitap alaydın be abi…

SİZ ŞİMDİ TÜRK DEĞİL MİSİNİZ? AMA NASIL OLUR!

Sıklıkla yaşadığım, her fuarda aldıkları cevaplarla hayal kırıklığı yaşayan insanlar. Hiç kabul etmediler verdiğim cevapları, önerdiğim kitapların yüzüne dahi bakmadılar.

Yanlış hatırlamıyorsam Samsun Kitap Fuarı’ydı. Standa Ğuaze gazetesinin yeniden basımının yapılacağına dair bir afiş asmıştım. Orta yaşlarda bir beyefendinin dikkatini çekmiş olacak, “Bu afiş yanlış, Türkçede Ğ harfiyle sözcük başlamaz,” dedi. Ğuaze’yi kastettiğini anlamıştım. “Doğru söylüyorsunuz ama zaten o Türkçe değil,” dedim. “Nasıl olur, Türk alfabesi ile yazmışsınız,” dedi. “Yanılıyorsunuz beyefendi, o Türk alfabesi değil Latin alfabesi,” dedim. “Öyle şey olur mu? Bunu da nereden çıkartıyorsunuz,” dedi ve sinirli bir şekilde yanımdan ayrıldı. Ne diyebilirim ki? Ne denebilir ki?

SESSİZ, SEDASIZ GERÇEK OKUYUCULAR

O kadar azlar ki. Ya bir kişi ya da iki. Sessizce gelir, alacaklarını alır, yeni yayınları sorar, başarılar dileyerek çekip giderler. Bir elbise, ya da bir aksesuar gibi yakışır onlara kitap.

KAFKAS ÇERKES’İ

İlerleyen yıllarda sıklıkla duyacağımız bir tanım bu. Malumunuz “Kafkas Türk’ü” geçmişte sıklıkla duyduğumuz, resmî kurumlarımıza isim olmuş bir tanım idi. “Bizde Kafkas Çerkesiyiz,” diye gelmişti standa. Ben tüm toplum adına “hoşgeldin” dedim. Bundan sonra hep beraber olacağız. Çok kişinin dilinde olacaksın. Kimsenin kemikleri sızlamayacak. Çünkü sen kendin gelmedin. Seni çağırdılar. Davet ettiler. Bu nedenle tekrar “hoşgeldin…”