GÖKLERDE ÜLKÜM, NE MUTLU TÜRK’ÜM!

Furkan Dzapş

Kafkas Türkleri dünyanın en kahraman milletlerinden olup asırlarca cihangirlere, büyük istilalara karşı istikballerini müdafaa ve muhafaza etmişlerdir.
Dr. Vasfi Güsar

Eskiden olduğu gibi bu gün de Kafkaslılar ve Çerkesler Türk tarihi ve Türk vatanı için şanlı menkıbeler ve parlak sahifeler katmak ve yaşatmak azmindedirler.
 Dr. Vasfi Güsar

Gök girsin, kızıl çıksın!
Hasan Seymen

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran sürece, daha düzgün bir ifadeyle Osmanlı Devleti’nin modernleşme macerasına Çerkeslerin kitlesel olarak dahli soykırım neticesinde olmuştur. Osmanlı müttefikliğinden Osmanlı tebaası olmaya doğru ilerleyen bu süreçte Çerkesler ve Kafkasyalıların kendi vatanlarında müstakil bir şekilde modernleşmeleri, uluslaşmaları, devletleşme ihtimalleri ortadan kalkmıştır. Kriz anlarında Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti, KHDK gibi deneyimler irade olarak ortaya çıksa da mevcudunun çoğunluğu diasporada bulunan Çerkeslerin sürgündeki yaşamlarına ve konumlarına doğrudan bir etkinin olduğundan bahsetmek güçtür.

Çerkesler kitlesel olarak Osmanlı topraklarına geldiğinde Osmanlı’da başka bir hikâye akmaya devam ediyordu. Osmanlı Devleti, 3. Selim’den itibaren arada kopukluklar olsa da modern bir devlet olma yolunda emin adımlarla ilerlerken, modern devleti bırakın,Orta çağ dönemindeki kurumları dahi tecrübe etmemiş geniş muhacir kitlelerinin bu sürece müstakil olarak bir dahli olmayacaktı. Elitleri Osmanlı merkez bürokrasisine girmiş olan Çerkeslerin köylerde ikamet eden çoğunluğunun ise devletle böylesine bir bütünleşme sürecine girdiği vaki değildi. Klasik dönem Osmanlı kimlik stratejisinin bir parçası olarak elitleri ya kitlelerden ayrılarak yabancılaştırılan ya da devlet bürokrasisi içerisinde Osmanlı kimliği ile bütünleştirilen Çerkeslerin birkaç münferit girişim dışında modernleşme sürecine kendi kimlikleri lehine müdahil olmaları da beklenemezdi.

Modern bir devlet olma yolunda ilerleyen ve bunun doğal sonucu olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadroların çeşitli savaşlar sonucunda ellerinde kalan ve modern bir kimliğe evrilme ihtimali bulunan yegâne kimlik ise Türklük olacaktı. Yüzlerce kez anlatıldığı üzere modern bir devlet olma yolunda ilerleyen Osmanlı, Osmanlılığı ve Müslümanlığı denemişse de tarihin fazlasıyla milliyetçilik üzerinden estiği bu dönemde modern kimlik krizine “deva” Türkçülükten gelecekti. Kökeni Abdülhamid’e kadar indirilebilecek olan ve Jön Türkler, İttihatçılık ve son olarak Kemalizmle ortaya konulan Türkçülüğün, kurulan ulus-devletin yeni sözleşmesi olduğu artık tescillenecekti. Vatandaşlık tanımının ve kamusal alandaki yapının Türklükle tanımlanması 1923’ün Türkiyesi bakımından çeşitli riskler barındırmasına rağmen Düzce-Adapazarı isyanları ile Marmara bölgesi Çerkeslerinin girişimleri haricinde doğrudan Çerkes kimliğiyle bütünleşen bir Çerkes itirazından bahsetmek mümkün değildir. Rejimin önünde Dersim, Koçgiri, Şeyh Said gibi Kürt ayaklanmaları dışında bir engelin kalmadığı ise 1923’te belli olacaktı. 1930’ların sert, ırkçı Türkçülüğü, jandarma ekseninde kırsalda faaliyetleri, şehirlerin tahkimi ve okullaşmayla yürütülen bu atmosferin sonucu zımni bir sözleşme olarak Türklük Sözleşmesi ile açıklanabilir.

Türklük Sözleşmesi

Barış Ünlü’nün 2018yılında yayımlanan “Türklük Sözleşmesi: Oluşumu, İşleyişi ve Krizi” kitabı pek çok tartışmayı da beraberinde getirdi. 2014’te Mülkiyeliler dergisinde öncül makalesi de yayımlanan bu çalışmanın Türkiye’deki milliyetçilik tartışmalarını ve milliyetçilikten azade bir devletsel kimlik olarak Türklüğü anlamak bakımından önemi büyüktür. Kavramsal olarak yer yer eleştirilecek yönleri bulunmakla birlikte, bu yazının konusu şüphesiz Ünlü’nün kitabının kritiği değildir.

Nedir bu Türklük Sözleşmesi?

Ünlü’nün tarifine göre Türklük Sözleşmesi’nin temeli üç maddede özetlenebilir. İlk olarak, Türkiye’de imtiyazlardan ve güvenlik hakkından yararlanabilmek ve hiyerarşide yükselebilmek için Müslüman ve Türk olmak gerekmektedir. İkinci madde, gayrimüslimlerden ve haklarından, hele ki tarihinden bahsetmeyi, bu konuda doğruları söylemeyi, bu gruplar lehine siyaset yapmayı yasaklamaktadır. Son maddede ise daha yakın olarak Türkleşmeye direnen Müslüman gruplar ve özellikle de Kürtler hakkında doğruyu söylemek veya duygudaşlık kurmak yasaklanmıştır. (2018.14)

Kavramın yaslandığı metodik zemin ve getirdiği teorik tartışmalar bir yana, Türkiye’deki siyasal alanın ve ırksal bir temele yaslanmadığı iddiasına evirilen devletin Türk milliyetçiliği tanımını anlamak için bu araç setinin önemi bulunmaktadır. Gerek Osmanlı’da gerekse de Türkiye Cumhuriyeti’nde mühim memur pozisyonları işgal etmekle övünen Çerkesler hakkında bu sözleşmeyi incelemek yerinde olacaktır. İlk bölümde de değinmeye çalıştığım üzere Osmanlı’nın elit stratejisi ve tebaasıyla kurduğu ilişkide öncelik taşıyan bu memurlaştırma, bir taraftan yönetim alanından tamamen dışlanmayan bir kimliğin merkezle olan ilişkisini tahkim ederken bir taraftan da kişisel ikballerle imtiyaz alanını Türk olmayan Müslüman unsurlara açıyordu. Çoğunluğu köylü olan ve merkezle ilişki olmaksızın “iş hallettirilemeyen” Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan Çerkesler için bu durum bulunmaz bir nimetti. Aydın kadrosu pasifize edilmiş ve 1923 sonrasına kamusal entelektüellerinden yoksun giren Çerkeslerin 1950’lerde çoktan oturmuş bu sözleşme karşısında direnmeleri pek mümkün değildi. 1920’lerin terör dönemine tanıklık eden, Osmanlı doğumlu ve memuru bir kadro tarafından başlayan örgütlenme çabaları Soğuk Savaş’ın da etkisiyle yönünü Kafkasya’ya dönmüş vaziyetteydi.

Bu ahval içerisinde 1950’lerde başlayan yeni örgütlenme çabaları ile ilgili olarak biraz da tedirgin bir şekilde cari sözleşmenin ihlal edilmeyeceğini, yer yer Fetgerey’in feryatlarını da andıracak şekilde İsmail Ziya Bersis, Kafkas Dergisi’nde şöyle belirtiyordu: “Kafkasyalılar, kendilerini ana şefkatiyle bağrına basan Türk yurdunun istiklâlini muhafaza ve müdafaada kanlarının son damlasına kadar Türk kardeş ve vatandaşlarıyla şimdiye kadar olduğu gibi şimdiden sonra da akıtacaklarını bütün efkârı umumiyeye anlatmak ve Türkiyede Türklük – Çerkeslik gibi bir mefhumun kat’iyen mevcut olmadığına ve olamayacağına herkesi inandırmak gibi bir maksat ve gaye ile çıkarıyor ve Kafkas Kültür Derneğinin hayırlı gayelerini tahakkuk emrinde ona müzahir olmaya çalışıyoruz. Bunu iftiharla arzederken takib edeceğimiz siyasetin, hükümetin ve devletin siyasetinden başka birşey olmadığını ve olamıyacağını açıktan açığa beyan etmeği vazife sayıyoruz.” Tekil bir yazı haricinde o dönem örgütlenme ve dergilerinde yer alan kişilerin şahsi kariyerleri incelendiğinde de imtiyazsız bir alandan konuşmadıkları açıkça görülecektir. Biraz Soğuk Savaş’ın biraz da Vasfi Güsar’ın tanımıyla demokrasinin gelmesiyle azalan baskının etkisiyle ortaya konan gayenin, sözleşmenin ihlaline dönük bir girişimin olamayacağı açıklanıyordu. Kamusal şemsiye Müslüman ve dahası Türk olmak üzerine kuruluydu ve bu konuda bir rahatsızlık verilmeyecekti.

Sözleşmenin ikinci maddesi olan gayrimüslimler meselesinde ise Ortodoks bir devletle senelerce savaşmış bir toplumun ihlal etmeyi dahi düşünemeyeceği bir hükümden bahsedildiği ortadadır. İndirgemeci bir şekilde dış etkenlerden bağımsız olarak gayrimüslim meselesini kapatmak gayem değil aslında. Şiddetle tahkim edilen, Balkan harplerinden beri “gayrimüslimlerle” savaşan bir ordunun askerlerinin bunu fazlasıyla dert edeceklerini düşünmüyorum. Türkiye ile birlikte dindarlaşan veya sekülerleşen ve sağ-sol Türkiye siyasetinin çeşitli yerlerinde yer alan Çerkeslerin gündeminde gayrimüslim meselesinin genel Türkiye siyasetinden ayrıksı bir durum teşkil etmeyeceği düşüncesindeyim.

Sözleşmenin diğer can alıcı maddesi ise Türk olmayan lakin Müslüman unsurlarla alakalı olan duygudaşlık meselesi. Burada salt bir duygudaşlıktan ziyade siyasetin Türklük için kurgulanması, siyasal alanın da Türklüğe dair olması gerekliliği söz konusudur. 1923 itibariyle bütün örgütlenmeleri kapatılan, Kafkasya ile ilgili olarak büyük bir körlüğe gömülmek istenen Çerkes diasporasının sesini cılız da olsa çıkarabildiği 1950’lerde dahi Kafkasya mevzusunu esir Türkler mevzusundan, “Komünizm illetinden” ayrı ele almak mümkün değildi. Dönüşçülük-kalışçılık gibi Çerkeslerin iç tartışmalarının da dayandığı sınır, aslında, Türkiye’de Türkler için olmayan bir politikanın geliştirilmesine mevcut siyasal düzenin izin vermemesi olacaktı. Kendilerinin deyimiyle Kafkasya’nın istiklali davasının dillendirilmesi için bu rüşveti vermek zorunda olduğunu bilen kadrolarla başlayan dönemde dahi aslında Türkiye’ye dair bir “davanın” olmadığı açıkça anlaşılacaktı.

Sözleşmenin Sınırları

Türklük Sözleşmesi kendi içerisinde krizlerini yer yer esneyerek yer yer sertleşerek aşma derdinde. 1980 darbesi sonrasında formatlanan siyasal alan, ekonomik liberalleşme ve küreselleşmenin kaçınılmaz sonuçları ile tekrar tekrar tanımlanan ve her seferinde arıza veren sözleşmenin uygulamasının 1923-1950 arası gibi olduğundan bugün için bahsetmek mümkün değil. Sovyetlerin dağılması sonrasında iki büyük savaşla karşı karşıya kalan Çerkeslere dönük ilginin konjonktürel olarak arttığı dönemde dahi bu Türklük için siyasetin özellikle Çeçen savaşındaki konumlandırmalar için değişmediği muhakkaktır. Abhaz-Gürcü savaşı ve akabinde 1. ve 2. Çeçen savaşıyla ulus-ötesi kimliklenmelere dayanan Çerkes kimliğinin kimi unsurlarının Türklük Sözleşmesi’nin dışına mutlak suretle çıktığı da tespiti gerek bir husustur.

Türkiye’nin hikâyesi 2000’lerle iyice değişirken ortaya konulan açılım dönemiyle ve AB süreçlerinin etkisiyle de olsa Türklük Sözleşmesi’nde yer yer tadilata gitmek zorunda kalmıştı. Bu açılım ve görece demokratikleşme döneminde ortaya çıkan ve çoğunluk olarak Türkiye siyaseti kadar demokrat olan Çerkes kurum ve kişisel söylemleri ise açılan kapıdan en azından kurumlar vasıtasıyla girmişlerdi. Yeni anayasa tartışmaları ekseninde KAFFED eski genel başkan yardımcısı Hasan Seymen’in devir öyle gerektirdiği için yaptığı açıklamaların İyi Parti içerisi klan savaşları ekseninde gündeme getirilmesi ve Hasan Seymen’in açıklamaları ise Türklük Sözleşmesi’nin tekraren kendisine hatırlatılması bakımından mühim bir hadisedir.

Günlük politikadan öte bir manası olduğunu düşündüğüm bu açıklamada Hasan Seymen sözleşmenin sınırlarını adeta 1930’lara kadar geri götürmekte. 1950’lerin rüşveti kelam kabilindeki söylemlerinin estetiğinden ve muhtevasından dahi yoksun olan bu söylemin Hasan Seymen’i en azından şimdilik yüksek siyasette korumadığı sonrasında gelen istifasıyla anlaşılmaktadır. 1950’lerin kurucu Çerkes metinleri açısından “anlaşılabilir” olan Türklük söyleminin 2019’da dillendirilmesi hele ki olayın “Kafkasya’nın İstiklali” gibi yüce davalardan ziyade günlük Türkiye siyaseti kabilinden olması ise 1950’lerden günümüze muhaceret aydının değişimini göstermektedir. İstifa sonrası KAFFED’in yaptığı açıklamada 2014’teki konumu bir yerde savunulurken yine sözleşme bedeli olarak anadilde şehit olmanın bahsi ise kurumlar bakımından sözleşmenin halen kıyılarında yer aldığımızın resmi gibidir.

Sözleşmenin feshi mümkün müdür?

Esasen ayrı bir yazının konusu olabilecek bir soruyla mevcut yazıyı toparlama ihtiyacı hissediyorum. Niyetim bu yazıyla yazıda ismi geçen ve iki tanesi hayatta olmayan diaspora karakterlerine sataşmak ya da onların psikolojik tahlillerini yapmak değildir. Niyetim en başta da belirttiğim üzere Türkiye’ye dair ve Çerkes kimliği için yapılacak siyasetin zımni bir sözleşme ile önceden sınırlarının çizildiğini belirtmektir.

Bilindiği üzere Borçlar Hukuku’nun temeli olan sözleşmelerin hükümsüzlük hâlleri bulunmaktadır. En azından Türk Borçlar Kanunu’nda feshe bağlı sonuçlarla birlikte kesin hükümsüzlük ve irade fesatları ayrıca düzenlenmiştir. Sözleşmelerin karşılıklı iradeleri yansıtan bir beyan olmaması durumunda sözleşme ya baştan geçersiz olur ya sonradan feshedilir. Türklük Sözleşmesi de kavramın getirdiği açılımla bir sözleşmedir. Zımni olsa da, yazılı olmasa da günlük hayatı, hayatın siyasetini ve siyasetin kendisini belirleyen türden bir sözleşme. Kimilerine göre modernleşmenin doğal sonucu da olsa bu sözleşmenin karşılıklı rıza ile imzalandığını iddia etmek tarihe ters düşecektir. Jandarmanın, saf şiddetin, örtük şiddetin yanında verilen imtiyaz rüşvetleriyle yürürlüğe giren bu sözleşmenin feshi mümkün müdür? Tek taraflı dahi olsa bu sözleşmeden çıkmadan Türkiye’nin ve dahası Çerkeslerin Türkiye’deki yaşamlarını sürdürmeleri mevzu bahis olacak mıdır?