DEĞİŞMEK ZORUNDAYIZ

Timur Şahan

Bütün sosyolojik kuramların özünde yer alan tema; toplumsal olguların veya süreçlerin, neden-sonuç ilişkisi bağlamında açıklanarak toplumların ilerlemesi ve gelişmesi için öncelikle değişmesi gerektiğidir. 155 yıllık diaspora süreci, başta sanayi ve teknolojideki hızlı gelişmeler olmak üzere, kapitalizm ve modernizmin çok etkin olarak toplumları kültürleri ve ülkeleri yeni formasyonlara tabi tuttukları değişim ve dönüşümün gerçekleştiği zaman dilimidir. Sanayi devrimiyle teknolojik donanım kazanan kapitalizm birinci dünya savaşından sonra global bir sistem oluşturarak, yeryüzüne pazar olarak hâkim olmuştur. Ekonomik gelişmelerle ortaya çıkan muhtelif toplumsal ve kültürel dönüşümler ile sosyal ve siyasal talepleriyle yeni bir hayat anlayışı, düşünsel planda da bir değişim zihniyeti ortaya koymuştur. Modernizasyon denilen bu süreç, sadece sosyoekonomik değil, aynı zamanda bir bilinç hâli yada belirli bir bilinç formudur. İnsan kendini ve kendi dışında olup biten her şeyi bu formun içinde anlamlandırmaya başlar. Sosyal değişim kaçınılmaz olarak mantık yapısının da değişimini gerektirir ve bir yerden sonra kendini üreten bir süreç olarak ortaya çıkar ve böylece kişisellikteki değişikliklere politik yöntem ve stilleri dönüşümü eşlik eder.

Son yıllarda modernizmin toplumu dönüştürmek için kullandığı politik, ekonomik, sosyal ve kültürel yapılarla birlikte kitle haberleşme araçları olan televizyon, telefon ve etki alanı iyiden iyiye genişleyen internet önemli bir konuma oturarak yaşam ve örgütlenmede yeni bir durum ortaya çıkarmıştır.

Toplumsal dinamizmin kontrolünü elinde bulunduran kapitalizm,“İnsanın sahip olmadığı her şey ihtiyacıdır“ algısı yaratarak” lazım olan”ı hafızalardan silmiş ve oluşturduğu tüketim sarmalı ile hiç bitmeyen yeni ihtiyaçlarla yeni unsurların sosyal bünyeye katılmasını sürekli hâle getirmiştir. Modern toplumun ekonomiye bağımlı biçim aldığı, sosyologların ekseriyetinin ortak görüşüdür. Tüketim sosyal ve kültürel bir süreç olarak algılatılmakta ve yaratılan algılar kişinin tüketim eylemlerine yansıyan ihtiyaçların şekillenmesinde etkili olmaktadır. Bir ürün ya da hizmet satın alırken hissedilen beklentiler ürünün işlevselliğinin çok ötesindedir. Ürünün reklâm ve pazarlanmasında yaratılan algı, işlevinden çok hissettireceği duygulara odaklanır. Ürünle birlikte aslında bir yaşam biçimi, belli bir sosyal statü ve belli gruplara aidiyet vaadi pazarlanır.

Bu yeni gelişmeler doğrultusunda hem bireylerin hem toplulukların aidiyet ve kimlik olgusuna verdikleri anlamda değişiklikler olmuştur. Bireyin tüketimi en genel ifade ile ait oldukları sınıfa işaret ederken, daha önce hiç ortaya çıkmamış, var olan tüm kimliklerden farklı, kendilerine özgü bir aidiyet duygusu yaratarak, bağlı bulunduğu topluluğun üstün ve ayrıcalıklı olduğunu kanıtlamak için kullanılan bir alan olarak kendini gösterir. Aidiyet duygu ve düşüncesi insanların yaşamlarına nasıl anlam verdiklerinin anlaşılması için merkezi önemdedir. Kimlik algıları, ortak inançlar, değerler ve pratikler yoluyla belirli topluluklara ve bireylere aidiyeti gösteren sosyal etkileşimler üzerinden temellenmektedir.

Toplumların kültürel hayatlarını derinden etkileyen teknolojik gelişmeler, sadece maddi kültür öğelerini değiştirmekle kalmamış, manevi kültürü de derinden etkilemiştir. Böylece toplumların sahip oldukları kültürel alışkanlıklar, tutumlar ve beklentilerde köklü biçimde değişmiştir. Dolayısıyla eskiden toplumları ve bireyleri harekete geçiren bir takım değerler günümüz için anlamını yitirmiş, bu durum yeni anlayış ve değerler geliştirmeyi kaçınılmaz kılmıştır. Günümüzde bireylere kim olduğu sorulduğunda, etnik kimliği, dini ve ırkından önce ülke, bölge, kent, mahalle, köy türü farklı ölçeklerdeki mekânsal birimlerden söz ederek kendilerini tanıtırlar ve bu tanıtıma göre kendilerini konumlandırırlar. Böylece aidiyet duygusu mekânsal olarak yeniden üretilir. İnsanlar yaşadıkları mekânlarla ilişki kurmaktadır. Bu mekânlara anlam yüklemekte, bağlanmakta ve buralarda kimliklerini inşa etmektedirler. Bir yere bağlılık ve aidiyet duygusu çevresel doyumu arttırır ve mekânla bütünleşmeyi kolaylaştırır. Yer, insanların yaşamlarına kattığı anlamların bir sonucu olduğu için belli bir guruba dâhil olan insanlar, diğer insanların ait olamadıkları belli bir yere ait olmanın ayrıcalığını belirtmek istemekte ve bu durumda yerin anlamı, diğerleriyle aralarındaki farkı göstermenin bir yöntemi hâline gelmektedir. Fiziksel mekânın anlamlandırılarak yer hâline getirilmesi aidiyetin temel parçasıdır. İnsanların kendilerini başkalarına göre gruplandırmasında yerin önemi devreye girmekte ve buna bağlı sosyal kimlik inşa edilmektedir.

Türkiye’de 1970’ten sonra hız kazanan şehirleşme programları, özellikle kültürel kimlik ve ekonomik eylem açısından, önemli değişiklikler ortaya koymuştur. Kurulan uydu kentler ve büyük siteler, köylerde yaşayan ahalinin dev bloklara taşınması önceki yaşam tarzlarında direnmeyi mümkün kılmıyor. Bir kere daireler kalabalık, aile yapısının burada barınması pek olanaklı değil. Üstelik kırsal kesime ait mahalle olgusu site ve blok içerisinde yok olup gitmiştir. Köylerdeki kolektif yaşam ilişkileri,şehir yaşamında alan bulamamaktadır. Bu da toplumsal bağların, özellikle akrabalık bağlarının zayıflaması sonucunu doğurmuştur.

Bu suretle kırsal kesimden taşıdığı değer yargıları ile yaşamak isteyen göçmen, katıldığı şehrin hayat biçimine ve toplumsal ilişkilerine entegre olmak zorunda kalmıştır. Şehirler ulaşımdan vitrine Avrupa kentlerine benzetilmeye çalışılarak her alanda transformasyonla hayatın batılı anlamda rasyonelleştirilmesi ve maddi örgütlenmesinin yeniden düzenlenmesi geleneksel sosyal dokuyu dönüştürmektedir. Transformasyon/modernizasyonun uygulama süreçlerinde Weberci sosyal değişim ölçüleri esas alınmıştır. Bu her türlü toplumsal değerin rasyonalize edilmesi sürecidir ve seküler bir içerik barındırmaktadır.

Türkiye özelinde  – cumhuriyet ile ortaya konan ulus devlet modelinde – etnik grupların devletle ve ulusla ilişkisinde göze çarpan en önemli durum, devletin ulusal duyarlılıklar, milli-manevi duygular, ulusal kültürel değerler argümanları ile halkı belirlemesi ve harekete geçirmesinde kendini gösterir. Ulusal birlik ve vatanseverlik düşüncesi sürekli pekiştirilerek gündemde tutulur ve değişen ekonomik, politik, sosyal koşullara göre yeniden üretilerek süreç devam ettirilir. Modernizasyonun toplumsal formasyonu olan ulus kavramı içinde yerli ve diğer etnik gruplar ulus potası içerisinde eritilerek devlet tarafından devlet lehine harekete geçirilebilir konuma getirilirler. Ulus-devlet formuna kavuşulduğunda baskın etnik grubun kültürel kimliğine eklemlenerek Ulusal kimlik oluşturulur. Diğer taraftan masalsı tarih kurgusuyla belirli sınırlarla çevrelenmiş toprak parçası vatan ve onun üzerinde yaşayan belli sayıdaki insanı vatandaşı olarak tanımlar. Bu yüzden özel bir topluluğa ait olmaktan kaynaklanan birtakım yükümlülüklerle ilgili olarak vatandaşlık aidiyeti geliştirilir. Vatan sevgisi esasen idealler üzerinden değil, ait olduğunuz ülkeye ve onun öznesi olan devlete karşı gösterdiğiniz sadakat üzerinden tanımlanır. İçeriği vatandaşlık, yurtseverlik ile doldurulmuş bir milliyetçilik kavrayışı devlet tarafından sürekli üretilir.

Son tahlilde çağımızda yaşama araçları sürekli değişiyor.İhtiyaçlar, beğeniler ve ilgiler hızla ve önlenemez bir biçimde yenileniyor. Bu değişimin nesnesi durumunda olanlar bu duruma ayak uydurmakta oldukça zorlanıyor.Böyle bir değişimin gözlemlenmesi, tanımlanması ve çözümlenmesi, üzerinde bulunduğumuz topraklarda olup bitenlerle zihinsel bağlar kurup olaylar içinde bilinçli ve etkin bir insan olarak irade göstermekle mümkün olabilecektir. Bir topluma mensup olarak yaşamak, onun tarihsel-toplumsal gerçeğinin bir parçası olmak demektir.Türkiye gerçeğinden kendimizi soyutlayamayız. Aralarında yaşadığımız insanlarla kurduğumuz ilişkilerde gerçek varlığımızı göstermek durumundayız. Bunun yolu da yaşadığımız ülkenin somut gerçekliği içinde düşünce, inanç ve değerlerimizi ifade etme noktasında daha yetkin ve cesur olmaktan geçmektedir.

“Değişme, doğal bir olgu ve kesintisiz bir süreçtir. Kendi doğal seyrinde, tarihsel sürecini kesintisiz devam ettiren insan ya da toplum, kendi iç dinamiklerini kullanarak değişirse merkezi kendi içinde kalır, bu değişim dış dinamiklerin etkisiyle olursa kendisi merkezin dışında kalır.”