ÇAĞIMIZIN BİR KAHRAMANI VE ÇERKESLER

Janset Demircan
Janset Demircan

Lermontov, Rus edebiyatının çok erken kaybettiği önemli bir isim. Kendisi edebiyat dünyasında Puşkin’e büyükbir hayranlık besliyordu ve Rus ordusunda subaylık yapıyordu. Lermontov, Puşkin’in bir düello sonucu ölümünün ardından yazdığı dizelerin sakıncalı görülmesi nedeniyle Kafkasya’ya, Çerkesleri ve Kafkasya’yı tanıdığı yer olan Pyatigorsk’a sürgüne gönderilmişti. Fakat ne hazindir ki Lermontov da Pyatigorsk’ta, tıpkı Puşkin gibi, Fransız bir subayla girdiği düello sonucu 27 yaşında hayatını kaybetti.

Çerkesler ve Kafkasya, Rus edebiyatında çok kez konu edilmiş. Lermontov da bazı şiirlerinde Çerkesleri konu edindiği gibi, tek romanı olan Çağımızın Bir Kahramanı’nda da yine Çerkeslerden söz ediyor. Bu kitapta Çerkeslerin toplumsal yaşamına, Rusların Çerkeslere bakış açısına ve Rusya ile Kafkasya arasındaki kolonyal ilişkiye dair birçok iz bulabiliyoruz. Kitabın özellikle ilk bölümünde bir Çerkes prensesi olan Bela’nın hazin öyküsüyle birlikte Çerkeslerle ilgili pek çok anlatı ve tasvir de mevcut. Lermontov’un bu kitabında bir gezginin, “yabancı”nın, karşılaştığı yerli halk üzerindeki gözlemlerini okuyabiliriz.

Kitap, Bela’nın hikâyesinin anlatıldığı bölümle başlıyor lakin anlatı kronolojik bir sıra güdülerek oluşturulmamış. Bela’nın hikâyesi bir gezgin olan yazarla, Rus-Kafkas Savaşı sırasında kitabın ana kahramanı ya da anti kahramanı Peçorin ile birlikte görev yapan Maksim Maksimiç tarafından anlatılır. Maksim Maksimiç göreve Yermelov zamanında başlamış, Çeçenistan’da Kamenniy Brod yakınlarında bir kalede on yıl kadar görev yapmıştır. Daha sonra Peçorin ile birlikte görev yaptıkları ve hikâyenin geçtiği Terek’in ötesinde bulunan bir kalede görevlendirilmiştir. Dolayısıyla Maksim Maksimiç Kafkasya halklarıyla uzun bir süre ilişkiler kurmuş ve onların yaşam tarzları hakkında oldukça güçlü bilgiler ve deneyimler kazanmıştır. Yazar, Maksim Maksimiç’in içinde yaşadığı halkın geleneklerini benimseyişini takdir eder. Maksim Maksimiç, Çeçenleri ve Kabartayları şöyle anlatır: “Çeçenler ile Kabartaylılar soyguncudurlar, ipsizdirler ama hiç olmazsa gözü pektirler.” Kitapta Kafkasya halklarının bilhassa savaş konusundaki başarıları çok kez vurgulanır. Yabani, ilkel bir toplumdur ama yiğit savaşçıdırlar. “Onları dövüşürken gördüm efendim; isterse gövdesi kalbura dönsün, hâlâ kılıç sallarlar.”

Bela’nın hikâyesi ise şöyledir: Maksim Maksimiç ve Peçorin, bölgede yaşayan bir Kabartay prensi tarafından prensin büyük kızının düğününe davet edilir. Bela ise prensin küçük kızıdır ve bu düğünde Peçorin ile Bela ilk kez karşılaşırlar. Peçorin Bela’yı oldukça beğenir. Fakat Bela’yı beğenen tek kişi Peçorin değildir. Kazbeç adında bir delikanlı da onu beğenmektedir, hatta yeteri kadar başlık bulabilse evlenmeyi planlamaktadır. Bela’nın küçük erkek kardeşi, Kazbeç’in herkes tarafından hayranlık beslenen atına saplantılı bir şekilde kafayı takmıştır ve atına karşılık kardeşini Kazbeç için kaçıracağını dahi söyler ama Kazbeç’i atını vermeye ikna edemez. Subayların yerli halkla sıkı ilişkileri vardır ve bir gün Kazbeç’i ondan koyun satın almak için kaleye çağırırlar. Bu sırada Peçorin, Kazbeç’in atını Bela’nın kardeşi Azamat ile anlaşarak alıkoyar; bu anlaşmaya karşılık olarak da Azamat, Bela’yı Peçorin’e getirir. Bela kolay kolay teslim olmaz. Peçorin, Bela’yı ikna etmek için ona hediyeler alır yine de ikna edemez. Bu olay karşısında Maksim Maksimiç Peçorin’e şöyle der: “Siz bu Çerkes kızlarını bilmezsiniz. Bunlar ne Gürcü kızlarına benzer ne de Trans kafkasya’daki Tatar kızlarına benzerler… Bunların kendi kuralları vardır. Başka türlü yetiştirilmişlerdir.” Aslında buradan Çerkes toplumundaki toplumsal kural ve normların oldukça güçlü işlediği kanısına varabiliriz.

Sonunda Peçorin Bela’yı Çerkes elbiseleri giyip silahlarını kuşanarak, onun önünde suçlu olduğu için kendi kendini cezalandırmak üzere gideceğini söyleyerek ikna eder. Daha sonra Bela da itiraf eder ki ilk gördüğünde o da Peçorin’i oldukça beğenmiştir. Fakat Bela’yı elde eden Peçorin’in Bela’ya olan ilgisi bir süre sonra kaybolur. Nihilist kahramanımızın bu konuda da hevesi geçmiştir. “Yabani bir kızı sevmek, kibar bir kadını sevmekten farklı değilmiş,” der. Bir gün Maksim Maksimiç ve Peçorin avdayken kalenin dışında Bela’yı yakalayan Kazbeç, Bela’yı kaçırmak ister fakat o sırada avdan dönmekte olan subayları görünce başarılı olamayacağını anlayıp hançerini Bela’ya saplar ve kaçar. Bela üç gün sonra acı içinde ölür.

Yazar Maksim Maksimiç’e Kazbeç’in Bela’yı neden kaçırmak istediğini sorunca şöyle cevap alır: “Bu Çerkeslerin hırsız sürüsü olduğu herkesçe bilinir. Ellerinin uzanacağı ne varsa çalmak isterler; işlerine yarasın yaramasın kapıp götürürler. Bunun için onları suçlamak boşuna. Üstelik uzun zamandır kızdan da hoşlanıyordu.”Maksimiç’in“Bunun için onları suçlamak boşuna,” sözünden aslında suçun Ruslarda olduğunu, bu yağmacılığa iten faktörün kendileri olduğunu anlayabiliriz miyiz?

Kazbeç üstelik yalnızca Bela’yı öldürmekle kalmamış Bela’nın babasını da öldürmüştür. Yani aslında buradan, Çerkeslerde intikam alma konusunda toplumsal kuralların nasıl işlediği ve kan davası güdüldüğü sonucuna varabiliriz. Ayrıca görüyoruz ki Çerkesler savaş süresince zaman zaman Ruslarla iyi ilişkiler de kurmuşlardır.

İlerleyen bölümlerde Peçorin’in günlüğüne yer verilmiştir. Pyatigorsk’ta görev yaptığı zamanlardaki anılarını anlatır. Bu bölümlerde Pyatigorsk’ta yaşayan Rusların modernleşme ve Batılılaşma süreçlerine dair izler taşır genellikle. Büyük salonlar ve balolar tasvir edilir. Bu bölümde Çerkeslere dair pek fazla bir anlatı yoktur. Burada Peçorin Çerkes savaş giysileri giydiğini, at binmede Kabartaylılar kadar usta olduğunu anlatır. Çerkeslerin savaş ve at binme konusundaki ustalıklarına bir gönderme vardır yine. Uzun süre Kabartayların at binişini gözlemleyen Peçorin onları ne kadar küçümsese de bu konuda örnek almıştır. Çünkü üstün oldukları, iyi oldukları tek nokta budur.

Oliver Bullogh, Bırakın Şanımız Yürüsün kitabında Lermontov’un Pyatigorsk’ta bulunduğu zamanlar ile ilgili şöyle bir anı anlatır: “Binbaşı emeklisi Martynov dağlıların giysilerini giymekten çok hoşlanıyordu. Kafasını kazıtıyor, uzun tunik giyiyor ve büyük, süslü bir kama taşıyordu. Aslında, Lermontov’un Zamanımızın Bir Kahramanı’nda hicvettiği fiyakalı subaya çok benziyordu. Giysileri nedeniyle Lermontov ona isim takmıştı, ‘dağdan inmiş büyük kamalı vahşi.’”Lemontv kitapta da Çerkesleri dağlı vahşiler olarak tasvir eder çoğu zaman. Onların övülecek tek bir özelliği vardır, o da savaşçılıklarıdır. Kitapta tasvir ettiği özelliklerin, Lermontov’un gerçekte Çerkesler hakkındaki düşüncelerini yansıttığını söyleyebiliriz.

Bu kitap yazıldığı zamanlar için sıradışı ve alışılagelmişten farklı bir anlatı tarzını ve kurguyu barındırıyordu. Bu yüzden Çar’ın da memnuniyetsizliğine neden oldu. Lermontov vahşi bulduğu bu dağlı halka bir yandan da yakınlık besliyor olmalıydı ki birçok şiirinde ve kısa hayatında yazdığı tek romanda Çerkesleri konu edinmişti.