Biteviye ve Bilanihaye İhanet:

Çerkes Ethem Biyografik Romanları Nasıl Ortaya Çıktı? Neden Arttı? Neyin Peşinde?

Erol Köroğlu

Mızağe’nin geçen sayısında Rasul Hamzatov’un güzel kitabı Benim Dağıstanım vesilesiyle vatandan ve vatanı sevmenin çeşitli yollarından söz ettikten sonra, bu sayıda yine o sıkıntılı konuya, ihanet ve “hain Çerkes imgesi”ne dönüyoruz. Vatandan ihanete, vatan hainine, vatana ihanete… Pek de uzağa gitmemiştik belki de…

Mızağe’nin 3, 4 ve 5. sayılarında Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı ve Tarık Buğra’nın Küçük Ağa romanları üzerinden “hain Çerkes Ethem” imgesinin nasıl işlendiğine bakmıştık. Tahir, klasik tarihsel roman yapısında olan romanında Ethem’i siyasal dönüşümün içerisinde yolunu bulmaya çalışan tarihsel bir figür olarak çizerken, Buğra tarihsel romanmış gibi yapan tezli romanında, romanı yazıp yayımladığı 1960’lı yıllarda siyasal platformdan dışlandığını düşündüğü milliyetçi-mukaddesatçı özneyi aklamak ve “İstiklal Harbi’ni biz yaptık” diyebilmek için Çerkes Ethem’i haris ve kibirli yanlış karşı-kahraman olarak resmediyordu.

Çerkes Ethem

Bu iki farklı ele alma biçimi, Ethem Bey’in Türkçe edebiyatta bugüne kadarki ele alınışının iki ucunu belirlemeye de devam ediyor. O zaman bu konuyu daha fazla uzatmanın anlamı var mı? Eğer daha az görülen bir yaklaşım, yolunu çizmeye çalışırken koşulların kurbanı olan bir siyasetçiden ve çok daha fazla görülen diğer yaklaşım, istemeden veya isteyerek yanlışa düşen ve ihanet eden bir figürden söz ediyorsa, biz bu konuyu konuşmayı neden uzatıyoruz? Ta 2004’te Nart dergisinde yayımlanan “‘Hain Çerkes Ethem İmgesi’ Kimlerin Sorunudur?” başlıklı yazımda (academia.edu’dan erişilebilir) olduğu gibi bu imgeye karşı alınacak tavrı ortaya koyup yola devam etmek daha yarayışlı olmaz mı?

Belki olurdu ama bu konudaki imgelem durmak bilmediği gibi daha da artmışsa ne yapabiliriz? Üstelik 2000’li yıllarda artan edebi Çerkes Ethem imgeleri sadece nicel değil, nitel bazı değişimleri de yanları sıra getiriyorlar. Dolayısıyla buraya bakmak bir zorunluluk. Bugün basit bir Google aramasıyla, muhtemelen bazılarını gözden kaçırmakta olduğumuz (yayım yılına göre sıralanan) şöyle bir roman listesiyle karşılaşıveriyoruz:

  • Teoman Ergül, İşgal, 2006
  • Turgut Türksoy, Çerkes Ethem: Apoletsiz General, 2008
  • Halit Kakınç, Çerkes Aşkı: AdigeŞuleğu, 2013
  • Yılmaz Koç, Çerkes Ethem: “Ben Hain miyim?”, 2013
  • Mehmet Bican, Çerkes Enişte, 2014
  • Güner Kuban, Bir Vatan Aşkına: Çerkes Ethem ve Ailesinin Gerçek Öyküsü, 2016.
  • Hüseyin Aykol, Çerkes Ethem: Gerçek Hayat Öyküsü, 2017
  • Halit Payza, Çerkes Ethem: Puslu Hava, 2018
  • Rıza Özdemir, Çerkes Ethem Gözüyle Kurtuluş Savaşı, 2018

Burada ayrıntılı bir Çerkes Ethem kaynakçası çıkarmayı hedeflemiyorum. O zaman 2000’lerden öncesine de yönelerek söz konusu edebi temsildeki artışı açıklayacak tüm edebi ve edebiyat dışı çalışmaları sıralamak gerekirdi. Umarım bunu yapacak birileri olacaktır. Çünkü yukarıdaki listede görülen her yeni temsil “hain mi, kahraman mı?” kısır döngüsünü sürekli yeniden üretiyor ve Çerkes Ethem imgesi “hain Çerkes” damgası hâline gelerek bu toplumdaki her Çerkes’in sırtına yükleniyor, yükleniyor, yükleniyor… Hain Çerkes imgesi Çerkeslerin sorunu değil ama Türkiye’deki en ünlü Çerkes üzerinden gittikçe artan biçimde bu soruya ve sorgulamaya maruz kalıyoruz:

“— Çerkes’im.

—Hain misin?

— ???!!!!…”

Aslında bu romanların pek çoğu Ethem Bey’i ve Çerkesleri bir biçimde kurtarmaya çalışıyor, ya hain değil kahraman olduğunu ya bazı yanlışlar sonucu hain hâline geldiğini ya da İsmet İnönü gibi başka tarihsel figürler tarafından ihanete sürüklendiğini iddia ediyorlar. Ancak zamanın hep tekrarlandığı, bir türlü ertesi güne geçilemediği bilim kurgu ya da fantastik filmlerde olduğu gibi, âdeta tekrar eden bir kâbusun içinde, Ethem Bey her defasında düzenli ordu kuvvetlerinden kaçarak Yunan’a sığınıyor ve dolayısıyla hain hâline geliyor. Uğraşılıyor, didiniliyor, sonuç itibarıyla adam hep hain durumuna düşüyor. Son derece moral bozucu!

Peki ama neden akıbeti belli bu moral bozucu öyküyü tekrar ve tekrar yazmaya devam ediyor bu insanlar? Acaba saklanan gerçekleri, daha önce bilinmeyen şeyleri mi bulup romanlarına koyuyorlar? Pek değil. Aşağıda değineceğim üzere, genellikle aynı tarihsel arka plan ve olay ayrıntıları aktarılıyor. Ancak her roman Ethem Bey’in biyografisini farklı bir açıdan kurmaya, hayatını ya da yazarlar bunu kastetmese bile ihanetini yeni bir noktadan anlaşılır kılmaya çalışıyorlar. Bunu da, sadece Çerkes Ethem’e duydukları hayranlık, saygı ya da meraktan dolayı yapmıyorlar. Bu nicel artış, aslında bir nitel dönüşüme dayalı edebi bir akım ya da hatta modanın bir yansıması: biyografik roman.

2000’lerden itibaren tarihsel konular ta Fransız Balzac’tan ve İskoçyalı Scott’tan itibaren gelişen klasik tarihsel romanların dışında yazılmaya başlandı. Belki de 1970’lere kadar belge ve olgulara dayanan tarihsel hakikat ile bunlardan yararlansa bile yazarın bakış açısı ve imgelemini araya katan tarihsel kurmaca birbirlerinden ayrı tutuluyorlardı. Bu doğrultuda biyografi ya da yaşam öyküsü alanı da gerçekliğin ve tarihçiliğin tarafında görülmekteydi. Ancak bu sıralarda ortaya çıkıp yaygınlaşan postmodern düşünme biçimleri, tarih yazımında varsayılan nesnelliği sorgulamaya, tarihçinin zaten tarihsel öznelerin konumlanışları üzerinden nesnelliği sorunlu belgeleri düzenleyerek hazırladığı tarih anlatısının göreliliğini vurgulamaya başladılar. Bu durum, özellikle biyografilerde görünür oluyor, yaşam öyküsü yazarının anlatı stratejisi nesnel bir anlatının ortaya çıkabilmesini çok zorlaştırıyordu.

Klasik tarihsel romanın da bir engeli vardı: Kemal Tahir gibi tarihsel romancılar, aslında “tarih aşırı” diyebileceğimiz, tümden gelimci hakikatlerden yola çıkıyor, seçtikleri bir tarihsel dönem aracılığıyla evrensel mesajlar vermeye çalışıyorlardı. 20. Yüzyıl’ın ikinci yarısından itibaren yazar ve okurlara bu tavır fazla zorlama görünmeye başladı. Oysa bir tarihsel konuya belirli bir tarihsel figürün yaşam öyküsü üzerinden yaklaşarak, yine bugüne ve bu topluma dönük mesajlar da verilebilirdi. Elbette bu, postmodern yaklaşımın tarihsel kurmaca alanında açtığı tek yol değildi ama en çok kabul gören ve edebiyat alanında uzmanlaşmamış, sıradan okurlara ulaşmakta başvurulan yol oldu. Bugün tarihsel kurmacaların büyük çoğunluğunun biyografik ve bazen otobiyografik yaşam anlatıları üzerinden yazıldığını görüyoruz.

Burada tarihsel romanın ya da onun daha yakın zamanlara bakan çağ romanı gibi akrabalarının aksine, daha sınırlı ve ele alınan yaşam üzerinden bugünle daha rahat bağlantı kuran bir kurmacanın olanakları söz konusu. Ancak Çerkes Ethem’i temel alan biyografik romanlarda bu mümkün olamıyor. Çünkü bu romanlar aynı zamanda Türkçe romanda “kuruluş kurmacaları” diyebileceğimiz “Kurtuluş Savaşı anlatıları” türünün de bir parçası. Daha Kurtuluş Savaşı sona erip cumhuriyet ilan edilmeden önce, 1922’de yayımlanan Halide Edib Adıvar’ın Ateşten Gömlek romanıyla başlayan bu tematik tür, çok çeşitli evrelerden geçerek günümüze kadar gelmiş durumda ve bugün hâlâ canlı bir üretimin alanı. Temelde İstanbul ya da İzmir’in işgaliyle başlayan bu romanlar, milletin Mustafa Kemal’in önderliğinde iç ve dış düşmanlarla savaşa tutuşması ve bağımsızlığa ulaşması biçiminde ilerleyen bir kalıba otururlar. Elbette bu kalıp dönemden döneme, siyasi yelpazede soldan sağa ve yazardan yazara farklılıklar göstermiştir. Halide Edib, Yakup Kadri gibi yazarlardan Kemal Tahir ve Tarık Buğra gibi yazarlara, Tanpınar’dan Attila İlhan’a ve Turgut Özakman’a ulaşan bir türden söz ediyoruz.

Kurtuluş Savaşı türü içerisinde alt türler de mevcut. Örneğin işgal İstanbul’una odaklanan romanlar böyle bir alt tür oluşturuyor. İlginç bir biçimde, sözünü etmekte olduğumuz Çerkes Ethem biyografik romanları da böyle bir alt tür oluşturur hâle geldi gibi görünüyor. Ancak bu alt tür, sadece bu yazıda değil, gelecek sayıdaki yazıda da üzerinde duracağımız üzere başka bir biyografik alt türe, Atatürk’e odaklanan Kurtuluş Savaşı anlatılarına bağlı, hatta bağımlı. Aslında Kurtuluş Savaşı anlatıları ezici bir çoğunlukla Atatürk’e öncelik veren metinlerdir. Özellikle Atatürk’ün 1926’da Cumhuriyet Halk Fırkası Kurultayı’nda verdiği büyük nutkun 1928’de Nutuk başlığıyla kitaplaşması sonrasında, Kurtuluş Savaşı’nın ilk resmî tarihi olarak düşünebileceğimiz bu eser, Kurtuluş Savaşı anlatılarında belirleyici kaynak hâline gelir. Ayrıca 2000’li yıllardaki biyografik roman modasının doğrudan Atatürk’e yoğunlaşan Kurtuluş Savaşı anlatılarının sayısını arttırdığını da fark etmek gerekir.

Türkçe romanlarda görülen Çerkes Ethem imgeleri, kaçınılmaz olarak Nutuk’la ilişkide olmak zorundadır. Çünkü Ethem Bey’in hainliğini açıkça ilan eden metin Nutuk’tur. Romancılar bu gerçeği görünmez kılmaya ya da gerekçeler üreterek durumu hafifletmeye çalışırlar. Nutuk’u ve Atatürk’ü karşılarına alamadıkları için hep yan yollara saparak ilerlemeye çalışırlar. Bunu yaparken ana hatları Nutuk’ta verilen bir tarihsel anlatıyı, kurmaca bağlantılarla zenginleştirmeye çalışırlar.

Burada yukarıdaki listede yer alan iki örneğe kısaca değineceğim. Birinci örnek Yılmaz Koç’un Çerkes Ethem: “Ben Hain miyim?” romanı. Tarih eğitimi almış bir yazar olan Koç, alt başlıkta bizi bir “ben anlatısı”yla karşılaştıracağı umudunu verir ama bunun yerine çok bol tarihsel bilgi ve anekdot içeren bir romanla karşılaşırız. Roman klasik bir Kurtuluş Savaşı romanı olarak, biri İstanbullu, diğeri Diyarbakırlı iki gencin Milli Mücadele’ye katılmalarıyla açılır ama roman çoğunlukla tarih kitaplarında görülebilecek bir anlatının kurmaca detaylarla doldurulması üzerinden ilerler ve Ethem Bey’in deneyimsizliği ve yanlış yönlendirilmesi nedenleriyle vatansever bir kahramandan vatan haini hâline gelişini anlatır.

Turgut Türksoy’un Çerkes Ethem: Apoletsiz General’i daha ulusalcı sol bir çizgiden ilerlese de Yılmaz Koç’un anlattıklarından pek de farklı olmayan bir öyküyü aktaracaktır. Türksoy Çerkes olmadığı hâlde, romanında Çerkeslik oldukça yoğun biçimde işlenir. Her bölüm bir Çerkes atasözüyle başlatılır. Romanda ikisi de Ethem birliklerinde birer savaşçı olan Azamet ve Janset’in aşkı ve evlilikleri de anlatılır. Tabii ki Çerkes düğünüyle evlenirler ve Ethem Bey, Janset onuruna havaya tabanca sıkar. Sona doğru Janset, Ethem’i bir pusudan kurtarırken ölecektir. Bu romanda da Ethem Bey hain hâline gelir ama bu defa onu bu hâle getirenlerin başında İsmet Paşa vardır. Yani Mustafa Kemal’le Ethem’in arasına girmişlerdir. Oysa Koç’un romanında İsmet Paşa son derece iyi niyetlidir.

Bu romanların biyografik roman olduğunu söylüyorum ama ilginç bir durumla da karşı karşıyayız: Hiçbir romanda Ethem Bey’in Yunan tarafına geçtikten sonra ölümüne kadar uzanan hayatı anlatılmaz. Çerkes Ethem hâline gelmeden önceki hayatı da Teşkilat-ı Mahsusacı, İttihatçı bir kahraman olması üzerinden verilecektir. Kısacası Ethem Bey’in yaşam öyküsüyle pek de ilgilenen yoktur. O yaşamdan bir kesit herkese yetmektedir. Bu yazının sonuna geldiğim şu noktada, o kesitin bile önemli olmadığını öne süreceğim. Milli Mücadele’nin içindeki o kesit, sadece bir işlevin taşıyıcısı olarak önemlidir: hainlik işlevinin… Çerkes Ethem’in ihaneti, Türkiye’deki en tehlikeli konuya bakış için tek uygun ve meşru vesileyi oluşturur: Vatan hainliği nedir? Nasıl vatan haini olunur? Bu ihaneti meşru ya da affedilebilir kılan koşullar var mıdır? Kısacası “Hain Çerkes Ethem imgesi”ne odaklanan biyografik romanlar, cumhuriyet tarihine bir parça farklı ve belki “yamuk” bakmak için az sayıdaki olanaktan birini kullanmaya çalışmaktadırlar. Kapalı bir alanı konuşulabilir kılmaya çalıştıkları için belki de hayırlı bir iş yapmaktadırlar. Ancak bu iş her durumda pek sorunlu ve semptomatik olmaktadır. Bu neyin semptomudur? Bu soruya gelecek sayıda Mehmet Bican’ın Çerkes Enişte’sine odaklanarak bakacağım.