1922-1923 Gönen-Manyas Sürgünü

Caner Yelbaşı

Çerkesler’de kendilerini ilgilendiren yakın tarihe ait dönemde gerçekleşen olaylarla ilgili detaylı bilgi bulabilmek oldukça zor. Adet ve gelenek anlamında jenerasyonlar arasında belki de muazzam bir aktarımın olduğu Çerkes toplumunda aynı aktarım, tarihte yaşanmış belli konulara geldiğinde neredeyse kesiliyor, ya da içi hurafelerle dolu, kulaktan dolma ve çok da gerçeği yansıtmayan birçok hikâyenin anlatıldığı bir şekle bürünüyor. İlginç bir şekilde jenerasyonlar arasında görülen aktarımdaki bu kesilme, farklı bölgelerde hatta şu an farklı ülkelerde yaşayan Çerkesler’de de görülüyor. Bir araştırma için hem Düzce’den hem de bugün artık Yunanistan sınırları içerisinde kalan Gümülcine’de aynı yaş grubundaki iki Çerkes ile görüşme yapmam gerekmişti. 1920’li ve 30’lu yıllarda Türkiye’nin belki de en sancılı dönemlerinden biri olan imparatorluktan ulus devlete geçiş döneminde Çerkeslerin karşılaştıkları problemlerle  ilgili olan bu görüşmelerde konu ne zaman konuştuğum kişinin o dönemde babasının veya yakınlarının başından geçen olaylara, rejimle yaşadığı problemlere gelse, iki görüşmeciden de benzer cümleler duyuluyordu “Çok sıkıntılı bir dönem geçirildiği için büyükler bu sıkıntılı konulardan bahsederken bizim (çocukların) odada durmamıza müsaade etmezlerdi veya biz onların yanlarındayken bu konulardan bahsetmezlerdi”.

 Son yıllarda gündeme gelmeye başlayan Balıkesir’e bağlı Çerkes yerleşiminin yoğun olarak görüldüğü Gönen ve Manyas ilçelerinde, 1923 yılında Ankara Hükümeti tarafından gerçekleştirilen bir iç sürgün olan Gönen-Manyas sürgünü de benzer bir konuma sahip. Bugün bölgede bu sürgüne şahit olan neredeyse hiç kimse yok. Arşivler dışında, toplumun kendi içinde yakın döneme dair diğer birçok konuda olduğu gibi, bu olay hakkında da detaylı bilgiler bulunmamakta. Birkaç istisna olarak, çocukluğunda bu olay kendisine aktarılanlar dışında anlatılanlar hep benzer; ne zaman bunun gibi sıkıntılı konular konuşulacak olsa genelde ya evin çocukları başka odalara gönderilmekte, ya da onların yanında bu tarz konulardan bahsedilmemekte. Aslında bu yöntem bir anlamda tarihe bir şerit çekilmeye çalışıldığını, hatırlanmak, yeni nesle aktarılmak istenmeyen bazı konular olduğunu gösteriyor. Halbuki aynı yaşlı insanlar geçmişte yaşanan zararsız örneğin kültürel konularla ilgili birçok olayı kendinden yaşça küçük olanlarla paylaşmakta. Böylece yeni nesle daha seçilmiş konulardan oluşan, Çerkes kimliğine ve kültürüne dair daha rafine; içinde zorlukların, sıkıntıların olmadığı bir tarihi hafıza bırakılmakta. Ancak bu durum da geçmişte yaşanan olaylara dair birçok noktanın tam olarak anlaşılamamasına, toplumsal hafızanın seçilmiş, belki de resmi bir söylem haline gelmiş, alternatifi olmayan, sadece kültürel konular üzerinden geçmişi parlatan bir anlatıya dönüşmesine ve geçmişin tam anlaşılamamasına neden olmakta. Peki bu yazının asıl konusunu oluşturan, 1923 yılında Gönen ve Manyas’ta aslında ne oldu da Çerkesler kitlesel bir iç sürgüne tabii tutuldular? 

Osmanlı döneminde devletin ‘sadık’ bir tebaası olarak görülen Çerkesler, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı sonunda adım adım artık tarih sahnesinden çekilmeye başlayıp, yerini Ankara merkezli yeni devletin almaya başlamasıyla, Ankara tarafından eski sistemin savunucuları olarak görüldüler ve Osmanlı yönetimi ile olan iyi ilişkilerinin bedelini ödemek zorunda bırakıldılar. 19. yüzyılda Osmanlı Devleti belki de güvenliği de sağlamaları düşünülerek, özellikle Çerkeslerin büyük bir çoğunluğunu başkent olan İstanbul’a daha yakın bölgelere yerleştirdi. Kuzeybatıda Marmara Bölgesi’nin Karadeniz kıyısında Adapazarı-Düzce bölgesinden, Batı Ege’de Balıkesir’in Ege Denizi’ne kıyısı bulunan Edremit ilçesine kadar nerdeyse aralıksız bir şekilde Çerkesler yüzlerce köye iskân edildiler.   Ancak 1920’lerde Ankara merkezli yeni devletin ortaya çıkmasıyla beraber çoğu zaman sadakat üzerinden Osmanlı Devleti’yle ilişkileri tanımlanan Çerkesler, Ankara tarafından cumhuriyetin ilk yıllarında bir güvenlik sorunu olarak görülmeye başlandılar.

 İttihat ve Terakki’nin Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda imparatorluğun başına gelen felaketlerden sorumlu görülmesi, sadece İttihat Terakki’nin muhalifi olan guruplarda değil, aynı zamanda onunla organik bağı ve normal şartlarda ona herhangi bir muhalefeti olmayan, geleneksel anlamda İstanbul’daki imparatorluk merkezine kendini daha yakın hisseden Çerkes nüfusun çoğunluğunda da görülen bir durumdu. Dört yıl süren Birinci Dünya Savaşı açlığın baş göstermesi, eşkıyalığın ve asker kaçaklarının artması, savaşta sayısı bir milyona varan yaralı ve kayıp sayısı gibi nedenlerden dolayı imparatorlukta büyük bir yıkıma neden olmuştu. İttihat Terakki ise halkın büyük bir çoğunluğu tarafından bu yıkımın yegâne temsilcisi olarak görülmekteydi. Ankara’da açılan meclisin de bu yıkımın sorumlusu İttihat Terakki’nin devamı olarak görülmesi ve İstanbul’daki imparatorluk merkezine alternatif olacağının düşünülmesi Çerkeslerin baştan beri Ankara hükümetiyle mesafeli bir ilişki içinde olmalarına neden oldu.

 Kendisi de bir Çerkes olan jandarma komutanı Anzavur Ahmed’in, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Güney Marmara Bölgesi’ne gelerek, buradaki Çerkesleri İstanbul lehinde Ankara Hükümeti’ne karşı mobilize etmesi de bu bölgedeki Çerkeslerin Ankara’ya olan tepkilerini gösteren olaylardan biriydi. Kısa bir süre içinde yüzlerce Çerkes, özellikle Biga bölgesinde Ahmed Anzavur’un hareketine katıldı.  Bölge 1920 yılından itibaren Yunan işgali altında kalmış ve Anadolu’daki Ankara merkezli işgal karşıtı hareket ile irtibatı kesilmişti. Ankara tarafından tasfiye edilmesinden dolayı, zamanla Ankara karşıtı bir konuma geçmiş olan Kuşçubaşı Eşref ve Takığ Şevket gibi eski Çerkes Teşkilat-ı Mahsusa üyelerinin, bölge Çerkeslerini Ankara’ya karşı silahlı bir kalkışmaya teşvik etmeleri ve bölgede Ankara karşıtı faaliyetlere girişmeleri de Ankara’nın Kurtuluş Savaşı sonrasında bölgeye ve bölge Çerkeslerine ihtiyatla yaklaşmasına neden oldu.

Takığ Şevket öncelikle Edremit, Ayvalık ve İzmir/Dikili açıklarındaki adaları kullanarak, 1922 yılının Aralık ayında bölgeye çıkarma yapıp, bölge Çerkeslerini ayaklandırmak ve Ankara Hükümeti’nin ileri gelenlerine suikast düzenlemeyi planlamaktaydı. Buradaki temel neden; Çerkes Ethem’e yakın olan Takığ Şevket, Çerkes Ethem ve Ankara’daki hareket içerisindeki diğer Çerkeslerin Ankara hükümeti tarafında tasfiye edilmesinin intikamını almak istemesiydi. Aynı şekilde eski bir Teşkilat-ı Mahsusa subayı olan Kuşçubaşı Eşref de Enver Paşa’ya yakın olması ve Enver Paşa ile Mustafa Kemal arasında milli mücadelenin başında kimin olacağına dair bir rekabet bulunmasından ötürü, savaş esiri olarak tutulduğu Malta adasından serbest bırakılıp Anadolu’ya geldiği 1920 yılından beri Ankara Hükümeti ve özellikle Mustafa Kemal ve İsmet (İnönü) tarafından güvenilmez bulunmaktaydı. Süreç içerisinde Çerkes Ethem’in tasfiyesinin ardından, Kuşçubaşı Eşref’in de Ankara ile olan ilişkileri koptu ve Ankara ile olan problemler şahsileşerek, yıllarca sürecek olan bir husumete dönüştü.  Eşref, 1 Kasım 1922’de kaldırılan saltanatı geri getirmeyi ve Mustafa Kemal’i etkisiz bir konuma indirmeyi hedefleyerek, 1923 yılında Batı Anadolu’da Anadolu İhtilal Cemiyeti’ni kurarak Takığ Şevket gibi bölge Çerkeslerini ayaklandırmaya ve ordunun içindeki askerleri Ankara’ya karşı isyana teşvik etti. Eski Teşkilatı Mahsusacılar aslında son on yılda katıldıkları, Libya’da İtalyanlara karşı, Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı gibi birçok savaşta benzer taktikleri kullanarak gerilla savaşı sürdürmüşlerdi.  Unutmamak gerekir ki burada bahsedilen durum bir Türk-Çerkes çatışmasından/gerginliğinden çok, eski rejim ile yeni rejimi savunanların bir mücadelesidir. Ancak iki isim de bölge Çerkesleri tarafından desteklenmediler ve başarılı olamadılar.

 Yaşanan bu ayaklandırma çabaları üzerine, Ankara hükümeti radikal bir karar alarak aslında hem Eşref’e hem de Takığ Şevket’e katılmayan Çerkesleri bir anlamda toptan cezalandırma yoluna gitti. Bölge Çerkesleri her ne kadar Ankara Hükümeti’ne kendilerini yakın hissetmeseler de Kuşçubaşı Eşref ve Takığ Şevket’e katılıp herhangi bir ayaklanma girişiminde bulunmadılar. Ancak Ankara Hükümeti’i bölge Çerkeslerini bir güvenlik tehdidi olarak gördü ve topyekûn bir cezalandırma yöntemi olarak aslında bölgedeki Ankara karşıtı çetelerle hiçbir bağı olmamasına rağmen, onları Niğde, Konya, Sivas ve Kayseri’ye sürdü. 14 köyde ikamet etmekte olan yaklaşık 4000 kişi sürgüne tabii tutuldu. Bölge Çerkesleri üzerinde halen etkileri görülen bu sürgün sonucunda, sürgün edildikleri bölgeden Gönen ve Manyas bölgesine birkaç yıl içinde peyder pey dönmelerine müsaade edildi. Ancak işlemedikleri bir suçtan dolayı ve yalnızca rejimin kendilerini tehdit olarak görmesinden ötürü, üzerlerinde kapanması zor olan yaralar açıldı.

Biga ve Karesi (Balıkesir) köylerinde, Çerkes Ethem ve kardeşleriyle Eşref’in (Kuşçubaşı) ihtilal çıkarma teşebbüsünde olduğuna ve onlara yardım edilmesi durumunda bölgedeki Çerkes köylerinin toptan kaldırılacağına dair Bakanlar Kurulu Kararnamesi. 7 Mayıs 1923 tarihinde yayınlanan kararname ile Gönen ve Manyas’ta Haziran 1923’te gerçekleştirilecek olan sürgüne Ankara Hükümeti tarafından temel hazırlanmaktadır. Midilli ve çevre adalardan Anadolu’ya gireceği düşünülen Çerkes Ethem, kardeşleri ve Kuşçubaşı Eşref’e herhangi bir yardım edilmesi durumunda, bölge köylerinin toptan kaldırılacağı açıklanmaktadır. Yaklaşık bir ay içinde herhangi bir yardım yapılmamasına rağmen köyler topyekun sürgüne tabi tutulmuştur. Diğer taraftan askeri arşivde geçen başka bir belgeye göre, Çerkes Ethem bu dönemde bölgede değil Almanya’da bulunmaktadır. Hatalı bir şekilde Takığ Şevket bölgedeki varlığından ötürü Çerkes Ethem’in de burada olduğu Ankara Hükümeti’nce düşünülmektedir.