GIY GIY

Elbruz Aksoy

‘Offoff, vallahi bıktım artık bu sesten, bıktım!’ diyerek, yaşlı kadının kaldığı odanın kapısını sertçe kapatmıştı gelin kız.

Yaşlı kadın küçük dikdörtgen odasındaki kanepenin kenarında oturmuş, elindeki eski Pşıne’sini çalıyordu. Gelinin bu tavrından hiç etkilenmemiş gibi, gittikçe daha yüksek sesle mızıkasını çalmaya devam etmişti. Zira salondan yükselen sesleri duymak istemiyordu; oğlu ve gelini yine kavga ediyordu. Onların bağırışmalarını duymamak için gençliğinde olduğu gibi, vargücüyle çalmaya devam etmişti.

‘Gıy gıy da gıy gıy bıktım, nefes alamıyorum bu evde, yeter vallahi bıktım!’ diye bağıran gelin, elinde tuttuğu broşürü bir anda Özgür’e uzatmıştı. Özgür, kapağını açmaktan korktuğu bu güzel broşürün elini yaktığını hissetmiş olmalıydı. Eli, kolu ve nihayet tüm vücudu bu broşürün ağırlığı altında kalmıştı, ne de olsa bu güzel broşür bir huzurevine aitti.

Yaşlı kadın odasında mızıkasını çalmaya devam ederken, gözü kanepenin başucunda asılı eski fotoğraflara takılmıştı. Hayatının hey gidi günleriydi o günler, belki de en özlenen günleriydi. Köy düğünündeki o nezih kalabalığa baktı; birçoğu çoktan yitip gitmişti, en önce de eşi İshak. ‘Ne vardı ki bu kadar acele edecek!’ der gibi bakmıştı İshak Efendi’ye. ‘Sen olsaydın böyle olmazdı…’ demek teselli eder miydi bu yaşlı kadını bilinmez ama o tek oğlunun fotoğraflarına bakmayı daha çok severdi. Şu kahverengi çerçeveli olan Özgür’ün ilkokula başladığı fotoğraftı, hemen üstündeki de üniversiteden mezun olduğu haliydi, ‘Ahhah, ne de çabuk geçmişti tüm seneler, keşke hep yan çizgi çizseydin ve o defter hiç bitmeseydi, baban keyifle o döküm sobayı çatsaydı, dışarda diz boyu kar olsaydı ve Şubat tatili hiç bitmeseydi…’

Daha söyleyecek çok sözü vardı ki Özgür usulca, bir ruh gibi odaya girmişti. Yaşlı kadın, dik oturuşunu hiç bozmadan, yüzü fotoğraflarda olduğu halde mızıkasını çalmaya devam ediyordu. Özgür usulca yanaşmış ve annesinin önüne diz çöküp oturmuştu, ne de olsa tüm çocukluğu bu şarkıları dinlemekle geçmişti ama bugün hep ‘Qafe’ çalıyordu annesi, yine ve yeniden o insanı kahreden Qafe’yi…

Özgür, annesini bu nakarattan kurtarmak istemiş olacak, elini mızıkaya doğru uzatıp parmaklarını mızıkanın hörüklerinin arasına koymuştu, yaşlı kadın zorlasa da artık mızıkadan ses çıkmıyordu. Özgür, annesine bir şeyler söylemek istercesine ağzını açacak olmuştu ki, yaşlı kadın uzun ince parmaklarını onun dudaklarına götürüp onu susturmuştu. Ellerini oğlunun yüzünde gezdirirken aklı hala duvarda asılı olan eski fotoğraflardaydı; ‘Hey gidi günler geri gelir miydi? Ne olmuştu, nerde hata etmiştik, Şubat neden bu kadar kısa sürmüştü… Oğlum, Özgür’üm benim, önümde diz çökmüş koca adam sen misin? Sen misin yoksa gözyaşlarına sahip olamayan! Baban demez miydi, Çerkes adam asla ağlamaz!’

‘Özgürüm söyle bana, Şubat neden bu kadar kısa sürdü?’

Yaşlı kadın bir anne yetmişinde, bilmez mi oğlunun kıvranmalarını, hissetmez mi sanırsın şu an Özgür’ün içinde kopan fırtınayı. Özgür birşeyler demek için tekrar ağzını açacak olmuştu ki yaşlı kadın yine onun konuşmasına müsaade etmemişti; zira farkındaydı söyleyecek sözü yoktu oğlunun, tüm kelimeler tükenmişti bugün.

Sonunda uzanıp duvardaki eski fotoğrafları aldığı gibi ahşap mızıkayı çantasına koymuştu, artık çantası da hazırdı.

Yaşlı kadın eliyle oğlunun gözyaşlarını silerken, kumral saçlarını düzeltmeyi de ihmal etmemişti, sanki birazdan Özgür’ü okula gönderecekti, oysa bugün evden giden Ögür değil annesiydi…

 ‘TecGuàşetec…’* deyip, herzamankinden daha dik bir şekilde ayağa kalkıp kapıyı açmıştı…

(*) Kalk Prenses kalk…